You are hereyazı
yazı
Yazılacak Ne Kadar Çok Şey Var...

Ama yazmıyorum. Bazen de yazamıyorum. Genelde üşeniyorum. Kimi zaman başka işlerim oluyor. Bir yandan da yazmaya sarfedeceğim eforu başka şeylere sarfetmek daha mantıklı geliyor. Sonuçta yazmıyorum. Diğer yandan tarihe not düşmek arzusu beni kamçılıyor. Amaçsız da olsa, saçma da olsa, gereksiz de olsa, hatta münasebetsiz de olsa yazmak istiyorum. Halbuki yazmak bir amaç değil, sadece araç. Yani yazmak için bir amacı olmalı insanın. Belki de olmasa da olur. Bilmiyorum ya. Karar vermek zor. Bir taraftan ise eğlemek için yazıyorum. Diğer bir deyişle yazdığımda eğleniyorum. O zaman yazmalı mıyım? Salt yazma amacıyla yanıyorsam, yazdığım şeyi düzensiz de olsa yazmalı mıyım? Yani yazarken amaç kaygısını bıraktığımda düzen ve görünüm kaygısını da çöpe atmalı mıyım? Asıl soru: okunma kaygısıyla bunlar mümkün mü, onu ne yapayım?
Cevabınız varsa yorum olarak yazabilirsiniz, çok sevinirim. Sevinçten belki daha çok yazarım. Yazmak için ya da okunmak için veya bir amaca binaen yazarım. Uzun uzun okurum, analiz ederim, incelerim ve istatistiksel bilgilerle karşınıza çıkarım. Ama yok ya, öyle çok sıkılırım. Vaktim yok. En iyisi siz sadece ilginizi çeken reklamlara tıklayın. Böylece Adsense bana kızmasın.
Merak edene görsel kaynağımı açıklıyorum: Flickr'dan pas le matin
30 Şubat Tarihli Günümün Özeti
Aslında böyle "bugün şunu yaptım" şeklinde yazmaya özenmiyor değilim. Ama tarzım değil, bunu farkettim. Kendime saklamak istediğim o kadar çok şey var ki, bu kadar saklanmış yaşamla kişisel blog yazılmaz, onu anladım. Bugün saat 12'de kalktım mesela, bunu yazsam ne yazmasam ne? Yani bence bunu yazmamak daha yerinde bir davranış. En azından bana öyle geliyor. Ama durum böyle değil. Başkalarının kişisel yaşantılarını bilmek, pek çok kimse için öyle cazip bir şey ki...
Bir zamanlar, bir arkadaşa misafir gittik, muhabbet ettik, yedik içtik eğlendik. Tabi bir müddet sonra sıkıldık ve biri ortama birkaç gazete getirdi. Birkaç gazete dediysem, birkaç tane Zaman gazetesi. Yanında da Ailem dergisi olurdu o zamanlar. Gazeteyi kapan kaptı, kapamayan da dergilere koştu. Ailem dergisini alan, son sayfadan okumaya başlıyor. Neden mi? Çünkü derginin son sayfasında "Dr. Can" adıyla okuyucuların psikolojik soru ve sorunlarına cevaplar veren bir doktorun yazıları çıkıyordu. (Bu doktor geçen senelerde öldü, Allah rahmet eylesin.)
Konumuzla alakası da şurası: Bu yazılardaki sorular, Güzin ablaya yazılanlar gibi kişisel sorular. Üstelik gazetenin itibarından ötürü, okuyucular tarafından uydurma olacağına pek de ihtimal verilmeyen, yani gerçek hayattan, mantıklı sorular ve yanıtları. Arkadaşlar Zaman müdavimleri oldukları üzere de alışkanlık olmuş, ilk önce bu yazılara, yani insanların kişisel incilerini döktükleri yerlere odaklanıyorlar. Yani aslında pek çok kimse, sadece ünlülerin değil, herkesin kişisel hayatının anlatılmasına merakla yaklaşıyor.
Bu yazımdan çıkarılacak sonuç, gününün özetini yazan blogcuları eleştirdiğim falan değil. Sadece "kişisel" dediğimiz yazıların, beklemediğim kadar çok kimse tarafından okunduğunu düşünüyorum, bunu yazmak istedim. Ama ben öyle yazamıyorum. En azından şimdilik...
Bu Ne Perhiz, Bu Ne Lahana Turşusu
Bu sefer Feysbûk'taki Fanvol'uma* düşmüş bir geyikle sizleri başbaşa bırakmak istiyorum. Birkaç sene önce "Gazete kupürü" şeklinde görmüştüm. Şimdi de yazıya aktarmışlar. Buyrun...
Şişli'deki bir dürümcünün reklâm broşüründen harfi harfine aktarılmıştır:
Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlılarının ve genelde de Türk milletinin devamını engellemek için dış mihraklar tarafından gündeme getirilmiş şuurlu bir düzmecedir.
Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturuşta götüren dev gibi babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp, elde orak tarlada çalışmaya devam eden Türk kadınlarını; kalori hesaplayan, hapşırınca yatağa giren, fitness ve aerobik yapan çıtkırıldım tiplere dönüştürmek ve büyük Türk ırkını Çinliler, Japonlar gibi sıska, zayıf ve sağlıksız bir ırk haline getirmektir.
İcabı halinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir babayiğidin, kalori hesaplayan, yoğurtlu kebabı reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykırım olabilir mi?
İç yağının, kuyruk yağlarının, anamızın Vita yağının kolestrol
yaptığı palavradır.Kolestrol, kebapları yedikten sonra iki şişe soda içerek
ayarlanabilecek bir gaz durumudur.Sakın bu oyuna düşmeyin.
Feminizm, kadın hakları, çevre şuuru ve eşitlik adı altında Türk kızlarının akılları çelinerek, yemek yapmayı bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularını, abuk subuk yiyeceklerle yetiştirecek, damak zevki gelişmemiş, sunta kılıklı diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmişlerdir.
Ayrıca kör olası dış mihraklar, bu kızlarımıza kebap, soğan, çiğ köfte vb. Lezzetleri yiyen, bardak bardak şalgam suyu içen yiğitlerimize hanzo-kıro gibi sıfatlar takmayı öğretmişlerdir.
Ayrıca son yıllarda moda gibi gösterilmeye çalışılan Çin mutfağı diye birşey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatın, wog adı verilen bir tencerede yarı pişmiş yarı çiğ olarak hazırlanıp insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazlıktır. Sakın kanmayın, sakın yemeyin. Helal değildir!
Unutmayın su uyur, düşman uyumaz! :-)
Blog
Musiki